Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) İcra Direktörü Fatih Birol’a göre bu kriz, 1970’lerdeki iki enerji krizinden farklı ve ‘ilk kez gerçekten küresel bir enerji krizi’ yaşanıyor.

Columbia Üniversitesi’nden enerji ekonomisti Jason Bordof, küresel enerji mimarisi için ‘Bu tamamen bütünleşmiş sistem içinde bir yerde ortaya çıkan sorun hemen başka bir yerde hissediliyor’ diyor ve ekliyor:

‘Kriz dünyanın hemen tüm bölgelerini etkiledi’.

Özellikle de gelişmekte olan ülkeler ve Afrika’da durum çok kritik.

Fatih Birol, yalnızca Afrika’da pandemi öncesine kıyasla şimdi ek olarak 25 milyondan daha fazla insanın elektrikten yoksun kaldığını söylüyor.

1970’lerde yaşanan iki enerji krizi, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) boykotuna bağlı olarak öncelikle petrol krizleriydi, en çok da ABD ve Avrupa ülkelerini etkiliyordu.

Bu krizlerden sonra, gelecekte gerçekleşmesi olası krizlere karşı iki gelişmenin gündeme geldiğini gördük. Biri enerji teknolojisinde, özellikle taşımacılık sektöründeki gelişmeler, enerji kullanımında verimliği artırarak, araçlarda kilometre başına petrol tüketimini yaklaşık %50 düşürdü. İkincisi, yenilenebilir enerji teknolojisi gelişti ve bu alana yatırımlar giderek arttı.

STRATEJİK REZERVLER OLUŞTURULUYOR

Düşük karbon emisyonlu teknolojilerin elektrik üretimi içindeki payı 1975’te %21,5’ti. Bu oran 2020’de %39’a yükseldi.

Bunların içinde güneş enerjisinin 1990’larda sıfır düzeyinde olan payı 2020’de % 4’e, rüzgar enerjisinin payı %6,7'ye çıktı.

Üçüncüsü, ülkeler olası şoklara karşı ‘stratejik rezervler’ oluşturmaya başladı.

Ne var ki gelişmekte ve enerji tüketim gereksinimleri artmakta olan enerji ithalatçısı, görece de yoksul olan ülkeler stratejik rezerv oluşturacak mali kaynaklardan yoksundular; dış şoklar karşısında kırılganlıkları azalmadı.

Bu enerji krizi ise yalnızca gaz ve petrole ilişkin bir kriz değil. Enerji krizi, küresel olmanın yanı sıra gıda taşıma ve üretim maliyetlerini artırarak zincirin son noktasındaki tüketicinin (hane halkının) yüzleşmek zorunda kaldığı fiyatları yükseltiyor.

ÇEVREYİ ETKİLEYEN BİR KISIR DÖNGÜ

Bu enerji krizinin bir diğer boyutu da kırılması çok zor bir ‘kısır döngüyü’ beslemeye başlamış olması.

Küresel ısınmaya /iklim krizine yol açan emisyon ve kirlenmenin % 80’i fosil yakıtlara dayalı enerji sektöründen kaynaklanıyor. Buna ek olarak enerji krizinin etkileri, kısıtlanmakta olan kömürün elektrik üretiminde canlandırılmasına yol açıyor. Bu durum, iklim krizine yol açan CO2 emisyonunun daha da artmasını beraberinde getiriyor.

Bakan Yanık, LGBTİ+ karşıtı yürüyüşü ‘nefret söylemi’ olarak nitelendirdi Bakan Yanık, LGBTİ+ karşıtı yürüyüşü ‘nefret söylemi’ olarak nitelendirdi

Buna karşılık, iklim krizinden kaynaklanan aşırı sıcaklar, hem klima, gıda soğutma cihazları talebini, dolayısıyla enerji tüketimini besliyor, hem de fosil yakıtlara alternatif olarak düşünülen nükleer santrallerde, reaktör soğutma süreçlerini olumsuz etkileyerek üretim kapasitelerinde % 30’lara varan gerilemelere yol açıyor.

Böylece bu kısır döngü içinde fosil yakıt kaynaklı enerji tüketimi küresel ısınmayı besliyor, küresel ısınma da fosil yakıt enerji tüketimini…

ENERJİ TEDARİĞİ SİYASALLAŞTI

Küresel enerji krizini karmaşıklaştıran bir etken daha var.

Ukrayna savaşından önce de pandeminin arzı daraltıcı etkileri, tedarik zincirlerindeki aksamalar ve iklim krizi şokları, karbon ekonomisinden çıkış planlarının getirdiği belirsizlikler enerji piyasalarını çok sıkıştırmış ve kırılganlaştırmıştı.

Pandemi geriler ve ekonomi canlanırken hızla artan talep, bu sıkışıklıkları ve kırılganlığı sık sık enerji krizi bağlamında yorumlanacak biçimde artırdı. 

Aşırı sıcak dalgaları ve savaş bu sıkışıklıkların, kırılganlıkların üzerine geldi.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi ile patlak veren savaşın içinde, NATO ülkelerinin Rusya’ya yönelik uygulamaya koydukları ekonomik-finansal yaptırımlara karşılık Rusya’nın Avrupa’ya verdiği gazı Kuzey Akım hattında % 75’e varacak düzeyde kısmaya başlaması gaz fiyatlarındaki yükselişi hızlandırarak krizi derinleştirdi; ülkelerin içinde ve uluslararası düzeyde siyasi çelişkileri derinleştirdi.

Böylece enerji tedariği hızla siyasallaştı. Savaşın kinetik etkilerinin, çıkan yangınların ve yıkılan altyapının hem enerji tüketimini hem karbondioksit hatta zehirli gaz emisyonunu hızlandırarak iklim krizini besleyeceğini de -henüz üzerinde bir çalışma yapılıyor olmasa da- göz önüne almak gerekiyor.

Pandemi, arkasından savaş, uluslararası enerji tedariğini düzenleyen piyasa sistemine adeta kısa devre yaptırdı, hatta iki açıdan işlevsizleştirdi.

Birincisi, küresel enerji tedarik süreci, ABD-NATO yaptırımlarının etkisiyle, ülkelerin bu yaptırımlara uyma ya da uymama eğilimleriyle uluslararası güvenlik mimarisini, neoliberal küresel sistemin ABD liderliğinde işleyişini, Batı’nın konumunu sorgular biçimde siyasallaştı.

İkincisi, yüksek enerji ve gıda fiyatlarının toplumsal etkileri ile ABD ile Avrupa merkez bankalarının faizleri yükselterek daraltıcı para politikalarına gitmesi, gelişmekte olan ülkelerde borçlanmayı ve finansmanı zorlaştırıcı etkileri birleşti.

KRİZİN TOPLUMSAL YÜKÜ AĞIRLAŞTI

Böylece enerji krizinin toplumsal yükü daha da ağırlaştı.

Yüksek enerji, gıda fiyatları, yoksullaşma, Sri Lanka, Ekvador, Gana, Arjantin, Peru, Pakistan, Güney Afrika gibi ülkelerde hükümetlere yönelik protesto gösterilerine, grevlere, sert toplumsal istikrarsızlıklara yol açmaya başladı.

Birçok gelişmekte olan ülkedeki yönetim Sri Lanka krizini ‘madendeki kanarya’ olarak değerlendirirken, önümüzdeki kış büyük zorluklarla ve toplumsal hoşnutsuzluklarla karşılaşmaya hazırlanan AB ülkeleri de gelişmekte olan ülkelerde yaşananlardan dersler çıkartmaya çalışıyor.

Çin’in ‘temiz, yenilenebilir’ enerji piyasalarındaki ağırlığı da Batı’da kaygı yaratıyor. Çin güneş enerjisi tedarik zincirinin % 80’ini kontrol ediyor, bu oranı 2024 yılına kadar % 95’e yükseltmeyi planlıyor.

Çin lityum iyon pil piyasasına egemen, rüzgar tribünleri sektöründe çok güçlü bir üretici ve temiz hidrojen enerjisinde hızla kapasite yaratmaya çalışıyor.

Bir podcasta konuşan enerji ekonomisti Tatiana Mitrova, ‘Avrupa vatandaşlarının, hükümetlerinin kabul etmek istemediği tatsız bir gerçek var; enerji ve gıda piyasalarında adeta bir savaş ortamı oluştu. Savaş ortamında devletler, enerji ve gıda gibi stratejik malların tedariğini piyasaların eline bırakamazlar, kendileri üstlenmek zorunda kalırlar’ diyor.

Gerçekten de krizle birlikte başlayan gelişmeler bu yönde; AB yönetimi üye ülkelerden gaz tüketimini % 15 azaltmalarını istiyor.

Fransa, elektrik sistemi ENİ’yi kamulaştırmayı, nükleer enerji santralleri filosunu yenilemeyi planlıyor.

İngiltere’de enerji şirketlerinin hızla artan kârlarına ek ve büyük vergiler getirilmesi tartışılıyor.

Ana muhalefetteki İşçi Partisi fiyatların dondurulmasını talep ediyor ve iktidardaki Muhafazakar Parti'nin üyelerinin çoğunun bu talebi olumlu karşıladığı aktarılıyor.

Almanya ve Belçika da nükleer enerjiden vazgeçme planlarını rafa kaldırıyor.

Fransa, Hollanda ve Danimarka’da elektrik kısıntısına, ışık söndürmeye, duş alma süresini kısaltmaya yönelik kampanyalar ortaya çıkıyor.

Tüm bunlar da 1980’lerden bu yana ekonomik yönetişim alanında egemenliğini sürdüren ‘Toplumu en iyi piyasalar düzenler’ genel ilkesinin artık sorgulanmaya başlandığını gösteriyor. Boşuna mı ‘Kriz değişimin ebesidir’ demişler…

(BBC Türkçe)